Çok Güzel Bir Hikaye Daha; “Deniz Manzarası” Çok Güzel Bir Hikaye Da

tarafından
5
Çok Güzel Bir Hikaye Daha; “Deniz Manzarası” Çok Güzel Bir Hikaye Da


Yeni inşa edilmiş binada almak istediği dairenin anlaşmasını imzalayınca şirket temsilcisi ona yalnız bir şey sordu:

– Kamil bey, ilginç, herkes Almanya’ya gitmek isterken siz neden oradan buraya geliyorsunuz?

– Biliyor musunuz, bana da ilginç gelen niye herkesin bu soruyu sorduğudur. Bu şehirdeki çocuklar evinde büyüdüm. Resim öğretmenimiz resim yeteneğimi görüp beni Öncüler Evi’ndeki resim derneğine götürmüştü. Askerliğimi Almanya’da yaptım. İki yıl boyunca hiç askerlik görmedim, üssün bütün tertip işlerini bana vermişlerdi. Astsubay olarak hizmetimi devam ettirmemi teklif ettiler. Dönecek yerim olmadığımdan kabul ettim. Bir Alman kızla tanıştım. Tam Sovyetlerin dağıldığı dönemdi. Kızla evlendim, iki çocuğumuz doğdu. Oğlum Kanada’da, kızım Arjantin’de yaşıyor. Almanya’da ressamlık yapıyordum, birçok kişisel sergim vardı, eserlerim de iyi satıyordu. İki yıl önce eşim hayatını kaybetti. Yaşlandıkça vatan hasreti güçlendi, maddi sorunlar olmasa da buraları tekrar görmek istedim. Burada bir evimim olmasını arzu ediyordum. Bir düşünce benim için önemlidir:

Birçok millet var ki, nerede iyiyse oraya vatan diyebiliyorlar. Biz Azerbaycanlılar öyle değiliz, gurbette ne kadar iyi yaşıyor olsak da yüzümüz vatana doğru bakar. Yaşım altmışı geçti, vatanın havasını yutmak, suyunu içmek isterim.

– Buralarda akrabalarınız var mı?

– Yok, sadece arkadaşlarımı aramayı düşünüyorum. Resim derneğinden arkadaşım olan Arif adlı ressam var, onu buldum bile. Yeri gelmişken evin tamirini ne zaman başlatabilirim?

– Yarın gelip evin anahtarlarını alabilirsiniz.

Alman hayatından sonra vatandaki kurallara alışmak onun için çok zordu. İnsanlarımızın sıradan şeyleri zorlaştırması hatta imkansız hale getirmesi onu üzüyordu. Bazen ayrı ayrı memurlara ona sıradan görünen fikirleri açıklamaya çalışıyordu. Evdeki tamiri kendi kontrol etmeli oldu. Onun sabrını taşıran şey insanların mesleklerinde iyi olmamalarıydı. Bu nedenle artık iki tamir ekibi değiştirmişti. Onun tek memnuniyeti arkadaşı Arifle yeni yapılmış kordonda gezmekti. Deniz köprüsünün üstü onun sevimli mekanıydı. Burada o kendini denizin ortasındaki bir geminin güvertesinde hissediyordu. Bugün de Arifle buradaydılar. O korkuluklardan tutup ciğer dolusu hava alıyor, sanki ömrü boyunca burada almadığı bütün havaların bedelini ödetmek istiyordu. Köprü karanlıktı, aydınlatma hiç yoktu. Arada bir burada durup balık tutanların başlarına taktıkları fenerlerin ışıkları çevreyi kısa süreliğine aydınlatıyordu. Arif onun kulağına yavaşça fısıldadı:

– Senden sağ tarafta duran hanımefendiye dikkatle bak.

O başını ihtiyatla çevirdi. Orta boylu bir hanımefendi onların durduğu yönde denizi seyrediyordu. 

– Kamil bey, bu hanımefendinin adı Pervanedir. Yaşı altmışa yaklaştı ama hiç evlenmedi şimdiye dek!

O da Arifin kulağına yavaşça fısıldadı:

– Mümkün değil. Nasıl olmuş? Belki de birisi varmış, sadece resmileştirme olmadan yaşamışlar. Batıda böyle durumlar çok yaygın. İnsanlar yıllarca birlikte yaşayıp hiçbir kayıt yaptırmazlar. Aksine bazıları resmi nikahı mutluluğa engel olarak görürler.

– Hayır. Bu kadın kesin hiç evlenmemiş

Arif ekledi:

– Kardeşimle birlikte çalışmışlar, yalnız yaşıyor. Evde matematik öğretmenliği yaparak geçimini sağlıyor. Denize aşık, her sabah denizde yüzer. Beni tanıyor, gel sizi tanıştırayım.

Arif onun kolundan tutup hanımefendiye yaklaştırdı.

– Merhaba, Pervane hanım. Nasılsınız?

– Merhaba, Arif. Buralar karanlık diye kimseyi tanımak mümkün değil.

– Tanıştırayım, arkadaşım Kamil. Almanya’dan geldi, kendisi ressam.

– Almanya’dan? Çok ilginç. Tanıştığımıza memnun oldum. Her halde kısa süreli bir ziyarettir.

– Hayır, burada kalmak istiyor.

– Almanya’da durum bu kadar mı kötü?

– Pervane hanım, tanıştığımıza ben de memnun oldum. Almanya’da durum her zamanki gibi iyi, sadece beni vatan çekti, özlem duygularım uyandı.

– Özlem mi? Evet, siz ressamsınız ya. Bütün yaratıcı insanlar gibi duygularınız öndedir.

– Gurbette yaşamayanlara izah etmek genelde zor oluyor.

Pervane hanım karanlıkta Kamil’in gözlerini daha iyi görebilmek için başını azıcık ona doğru yaklaştırıp alçak sesle dedi:

– Birçoğumuz da burada tıpkı gurbetteki gibiyiz. Ben bilgisiz, kültürsüz olan bazı insanlarımızın yanında kendimi gurbette hissediyorum. Bende de o anlarda hayalimde arzu ettiğim o vatan için hislerim kabarır. Belki özlem böyle bir duygudur?

Kamil uzun yıllar boyunca Alman eşiyle yaşamıştı ve kadınların düşüncelerini çocuklar gibi başka yöne nasıl çekeceğini biliyordu.

– Pervane hanım, duydum ki denizi seviyormuşsunuz.

– Denizi çok severim, o olduğu gibidir, nasılsa öyledir. Ama yalnız hava iyi olduğunda onunla arkadaşlığım iyi yürüyor. Benim nefes yollarımda iyileşmeyen bir sorunum var. Rüzgarda nefesim daralıyor. Her zaman denizde iri dalgalar varken, ben de o dalgalardan yüksekte durup onları izlerken rüzgarın yüzüme vurmasını diliyordum. Maalesef bu bendeki bir dilek olarak kalacak. 

Kamil sonraki günlerde Pervane hanımı düşünüp durdu. Ressam hafızası onu olduğu gibi canlandırabiliyordu. Kısa kesilmiş saçları, yaşına uymayan çevikliği ve duygularını açık ifade etme yeteneği onu her zaman görmüş olduğu sakin Alman kadınlarından farklı kılıyordu. Rüzgarlı günlerde Pervane hanımın deniz köprüsüne gelmeyeceğini bilse de gözleri onu arayıp duruyordu. Acaba neden bu akıllı ve güzel kadın hiç evlenmemiş? Bu soruyu kendinden bağımsız bir şekilde zihninde iğnesi kırık gramofon gibi tekrar edip duruyordu. Belki ilk sevdası ayrılıkla sonuçlanmış? Anneleriyle yaşayan tek kızlar da pek evlenmez. Annelerini o kadar severler ki onları terk etmeyi ihanete eşdeğer tutup annelerinin yanında kalırlar. Belki ömrü boyunca “beyaz atlı prensi” beklemiş, o da bir türlü gelmemiş? Yani bu kadına “beyaz atlı prensin” gerçekte olmadığını söyleyen olmamış mı? Doğrudur, bazı varlıklı kadınlar “beyaz atlı prensi” geçici olarak kiralayabiliyorlar. Böyleleri hem prensi hem de onun atını besleyebilecek kadar para sahibi oluyorlar. Böyle kadınlar kocasız da kendi hayatlarını kurabiliyorlar. Onlar parası olan kadının evlenme ihtiyacının olmadığından emin oluyorlar. Belki haklılar? Neden çoğu zaman umursamaz olan kocalarının kaprislerini çeksinler ki? Kamil bir şeyi kesin biliyordu: son yüzyılda erkekler hep yerlerinde saymış, kadınlarsa çok ilerlemişlerdi. Bazı erkeklerin evde kadınları kaba kuvvetle itaat altına alma çabalarına rağmen genelde kadınlar çok haklar elde etmişler, erkeklerin hesap edilen bütün meslekleri benimsemiş, hatta bazı alanları tekellerine almışlardı. Artık en yüksek görevlere ve büyük imkanlara sahip kadınlar erkek-kadın ve aile ilişkilerini kökünden değiştiriyorlardı. Almanya’da cinsiyet eşitliği adlandırılan şeyin havasının buralara ulaştığına günlük tanıklık ediyordu. Peki, çevrede dolaşan ve her gün gördüğü çocuklar da mı onda anne içgüdüsünü uyandıramamış? Çünkü birçok kızlar bu içgüdü sayesinde erkeklere olumlu cevap verirler. Kamilin son kanaati “Pervanenin” kanatlarının bir sebepten kötü yanmış olabileceği oldu. Belki de bu yanmış kanatları zamanında okşayacak, onlara merhem sürecek bir erkek ortaya çıkmadığı için bu hanımefendi de yanmış kanatlarını yalnızca deniz suyunda ıslatarak teselli buluyor.     

Mevsim sonbahara yaklaşıyordu, rüzgarlar artmıştı. Güzel, rüzgarsız bir günde, yine akşam vakti Kamil Pervane hanımı tam da bir önceki yerinde gördü. Arif bugün yoktu. O, yaklaşarak selam verdi. Pervane hanım onu tanıdı.

– Kamil bey, özlem duygunuz bitmedi mi daha? Diye gülümsedi.

– Hayır, aksine, beni buraya bağlayan şeylerin sayısı artıyor.

– Kamil bey, özlem duygunuz için bu denizden başka ikinci bir neden söyleyebilir misiniz?

– İkincisi, kordon!   

  İkisi de birlikte gülüştüler.

– Herhalde bununla fanteziniz bitti.

– Üçüncüsü de var, onu da sonra derim. Hepsini birden söylemek doğru olmaz ki!

Onlar birkaç defa daha rüzgar olmayan günlerde görüştüler, sohbet ettiler. Bu, özü çok da önemli olmayıp sadece olması yeten sohbetlerdendi ve iki tarafa da memnunluk veriyordu. Son defa görüştüklerinde Pervane hanım ona dedi:

– Kamil bey, tanıştığımıza memnun oldum. Sonbaharla kışın ben buraya gelmeyeceğim. Rüzgarla ilgili sorunumu biliyorsunuz. İlkbahara kadar da siz herhalde Almanya’ya dönersiniz. Size çok çok başarılar dilerim!

Cevabında Kamil yalnızca teşekkür ederek gülmüş ve vedalaşmıştı.

Kışın ilk günlerinde o, yeni taşındığı apartmanın önünde başını kalın örtüyle, yüzünü de atkıyla kapatmış bir hanımefendi gördü. Yanılıyor olamazdı. O Pervane hanımdı. İlk o selam verdi:

– Merhaba, Pervane hanım, hoş bulduk.

Pervane hanım hayretini saklamayarak dedi:

– Kamil bey, daha buralarda mısınız?

– Evet, Pervane hanım, gitmedim daha. Bakın, işte bu apartmanda kalıyorum.

– Bu apartmanda mı?

– Evet.   

– Ben bu apartmanda özürlü bir çocuğa ders vermek için geleceğim. Haftada üç defa. Bugün ilk defadır geliyorum.

– Kaçıncı daire?

– 42.

– Ne ilginç. Ben de 43-te kalıyorum. Yolumuz bir.

  Asansörle birlikte çıktılar.

– Pervane hanım, benim evimin tamirine de ayaküstü bakmanızı rica ediyorum.

– Yok, sonra, başka bir zaman olmaz mı?

– Davetimi rica olarak kabul edin, sadece bakın. Sizin kadın zevkinizden doğan düşüncenize ihtiyacım var.

– Valla, bilmiyorum. Bence doğru olmaz.

– Çok rica ediyorum.

– Peki, sadece bakacağım.

Kamil kapıyı açıp Pervane hanımı içeriye davet etti.

– Pervane hanım, aslında yalnızca bir yeri siz göstereceğim. Sadece bir yeri.

O, kendinin de beklemediği bir cesaretle Pervane hanımın kolundan tutup onu salonun bir duvarının önüne getirdi. Pervane hanım duvara baktığında sanki dondu. Kıpırdamadan karşısındaki manzaraya bakıyordu. Bu manzara onu anında büyüledi. Gözlerini iri açıp olanların gerçek olduğuna inanmak istiyordu. Bütün duvara deniz manzarası resmedilmişti. Ardı ardına gelen iri deniz dalgaları sanki canlıydı. Beyaz köpükler dalgaların üstünde büyüleyici gözüküyorlardı. Bu onun hayalindeki manzaraydı. O, bu muhteşem dalgaların üzerinden uzak ufuklara baktı. Dalgaların getirdiği rüzgarı aniden yüzünde hissetti. Ama bu rüzgardan nefesi daralmadı, hiç sıkılmadı, aksine rüzgar onun gönlünü okşadı. Manzara onu duygulandırdı, gönlünü coşturdu. O, yüzünü yanında durmuş insana çevirip yavaş sesle yalnız bir kelime diyebildi:

– Kamil!

– Can, Pervane! 

“Can” kelimesini söylediğinde Kamil kendisi de şaşırdı. Bu kelimeyi hiçbir zaman kimseye söylememişti. Ama bu kelimeyi söylerken yaşadığı mutluluğu da hiçbir zaman yaşamamıştı.

– Ömrüm boyunca bu kelimeyi bekledim.

Pervane hanım düğümlenen boğazından yalnızca bu kelimeleri çıkarabildi.

– Pervane, denizde hava rüzgarlı olduğunda bu odaya gelip kendi denizini seyredebilirsin. Odaya değil, kendi evine!  

Humbat Hasanoğlu,

Humbat Hasanoğlu, hikaye, aşk hikayesi, aşk hikayeleri, öykü, aşk öyküleri, en güzel aşk hikayeleri kısa hikayeler, kısa aşk hikayeleri, Humbat Hasanoğlu hikayeleri